2 Eylül 2015 Çarşamba




DÜ-ŞÜN-MEK



Eşref-i mahlûk olan insanın en büyük özelliğidir belki de düşünmek. Bizi diğer canlılardan ayıran en büyük özellik. Düşünebildiğimiz için iradeye sahip olabiliyoruz yani kendi fikrimizi ve kararımız ortaya koyabiliyoruz. Tabi en önemli hususlardan biri de “nasıl düşünmek?” sorusunun cevabıdır aslında. Çünkü bazen o kadar kötü düşünen insanlarla karşılaşıyoruz ki keşke bu hiç düşünmese diyoruz. Bir de düşünmeyenler var yaptıklarını ve yapacaklarını tamamen tesadüf bırakanlar ki bunlarda en az kötü düşünenler kadar zararlı çünkü düşüncesizce yapılan bir hareket bazen en kötü düşünceden bile kötü olabiliyor. Ama bundan da kötüleri var ki bunlar toplumun ayakta uyuyanlar diye adlandırdığı düşünemeyenler, belki de bir toplumun tehlike potansiyeli en yüksek kesimi! Çünkü düşünemeyen kişinin yerine başkası illaki düşünür ve o düşündüğünü düşünemeyen kişiye yaptırır. Düşünen kişi eğer kötü düşünüyorsa en büyük desteği bu kesimden alır ve tehlike potansiyeli tavan yapar. En büyük marifet ise her şeye rağmen iyi ve güzel düşünebilmektir. Bir toplumda aranan insan görüntüsüdür. Her şeye rağmen iyi ve güzel düşüne insan ait olduğu topluma umut verir ve o umut belki de bir toplumun en kötü durumdan kurtulup hayat bulmasına vesile olur. Tıpkı en kötü ve en dar zamanda iyiyi ve güzeli düşünüp bir topluma umudu aşılayıp hayat veren Mustafa Kemal ATATÜRK gibi…

17 Ağustos 2015 Pazartesi

BUGÜN YAŞAMAK GELMİYOR İÇİMDEN...






17 AĞUSTOS 1999'u UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ, UNUTTURMAYACAĞIZ!

Bugün 17 Ağustos 2015, o vahim hadisenin yaşandığı günün 16. yıl dönümü... 


            1999 yılında takvim yaprakları 17 Ağustos'u gösteriyordu. Saatler 03.02'yi gösterdiğinden merkezi ilimizin Gölcük İlçesi olan o vahim olay, Tüm Marmara Bölgesini hatta tüm Türkiye’yi yasa boğan o olay büyük "Marmara Depremi" gerçekleşti. Kelimeler kifayetsiz kalır o günün yaşanan acılarını anlatmaya... Birçok insan yaşamını yitirdi, birçoğu kayboldu, hala kayıp olanlar var! Belki 1 dakika sallandık ama geriye kalan; yıkılan düzenler, yitirilen canlar ve hiçbir zaman unutulmayacak acılar... Belki en çok acıyı geride kalanlar yaşadı. Yeni düzen kurma çabaları...



            Belki biz kurtulduk ama ya kurtulamayanlar... Mezarı olanlar biraz şanslılar ya hala kayıp olanlar... İşte bu yüzden bu acı ve korku dolu günü UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ, UNUTTURMAYACAĞIZ!


            Şimdi vahim olayın yıl dönümündeyiz tam 16 yıl geçti üzerinden ne kadar dersimizi çıkardık ve böyle bir olay tekrarlansa nelerle karşılaşacağız? Bu soruları kendimize veya bu ülkeyi ve şehirleri yönetenlere sorduğumuzda cevabımız, cevapları "biz bu depremden gereken dersi çıkardık, önlemimizi aldık" şeklindedir umarım. Yoksa durumumuz gerçekten vahim. Eğer gereken dersleri çıkarmadıysak hiç düşünmek bile istemiyorum ama böyle bir olay tekrarlansa neler yaşarız... Sonuçta bölgemiz deprem kuşağında yer alıyor, kaldı ki uzmanlar da yakın zamanda büyük bir depremin kaçınılmaz olduğu yönünde öngörü belirtiyor.

            İşin kötü tarafı alınan önlemler görünen o ki bunun gibi bir olayla karşılaştığımızda yetersiz kalacak. Hiç düşünmek istemiyorum ama acı gerçekle tekrar yüz yüze kalacağız

            Bize düşen bu acıları unutmadan ama kalbimize gömerek ve gereken dersleri çıkararak hareket etmek ve gereken önlemleri almaktır. Bu duygular içerisinde ölen vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet geride kalanlarına sabırlar diliyorum...


TEKRARDAN BAŞIMIZ SAĞOLSUN! ALLAH MİLLETİMİZE VE VATANIMIZA BU TÜR ACILARI TEKRAR YAŞATMASIN!

14 Ağustos 2015 Cuma

Bir akşam üzeri ecel cellatı aldı canımın canını...

Şehime Sultanım...


      Mana bulurken gözlerinde mavi
     Güneş kıskanırken altın saçının telini
     Çiçekler dört gözle beklerken bir cilveni
     Bülbüller imrenirken her namene
     Sustun mu sen ey güzeller güzeli?

    Ceylanlar güzelliğine gıpta ederken
    Güller kokuna hasret iken
    Geceler ve Ay ışığına muhtaç iken
    Yavruların sana doyamamış iken
    Kara Toprağa mı yatırdılar seni ey      canımın canı?

    Bahar bekler görmek içün yüzünü
    Yaz kahrolur gidişinini görmeği
    Kış korkar sensizliğe gelmeye
    Güz acır göğsünde açan çiçekleri    soldurmayı
    Mevsimler bile inleriken senin içün
 Toprak mi oldun sen ey kadın?

   Adını duyan gülümseriken
   Fotoğraflar bile sana tebessüm ederken
   Kuşlar sana gülüşürken
   Söğütler önünde eğilirken
   Ağlattın mı sen bizi ey neşe-i daimim?

   Masmavi elbiselerin
   Şarabın rengini kazandığı bluzların
   Zümrütlerin gıpta ettiği başörtülerin
  Meşhur kürkün varken
  Kefene mi sardılar seni ey tavrına hayran  olduğum güzel?

  Yaşlı Gözlerim hala seni bekleriken
  Yer Gök sana ağlariken
  Cihan bize cehennem olmuş iken
  Uzuntarla güzelini ararken
  Ölümün elini tutup gittin mi sen ey cihanın hazinesi?

   Yürek yanıyor ey kadın
   Bir damla su olup göstermeyecek misin  derya gözlerini ancak onlar sindirir alevimi
Ey kadın
Ey canım
Ey ferim
Ey gülüm
Ey değerlim
Anneannem
Öldün mü sen?
Öldün mü?

7 Ağustos 2015 Cuma

DÖRT HECE, TEK KELİME… NİYE BU KADAR ZOR?


Çoğumuz söylemeye utanırız veya çekiniriz. Belki de dünyada söylenmesi en zor olan kelime “SEVİYORUM!” uzaktan bakınca “ne var bunu söylemekte” diyor insan, sonuçta tek kelime dört hece ama bilmiyor ki bu kelimeyle neler ifade edebileceğini. Bunu söyleyeceği zaman ise en büyük problem karşısındakinin duygusunu bilmeyişi oluyor aslında. Yani birine diyeceği zaman hemen acabalar geliyor aklına. “Acaba yanlış anlar mı?” “Acaba o da beni seviyor mu?” “Acaba ne diyecek?” vesaire vesaire… Daha da artabilir bu sorular. Kısacası insan kendi hissini ifade edecekken bile karşısındakini düşünüyor ve asıl çekincesi onun vereceği tepki oluyor. Dolayısıyla belki de söyleyemeden göçüp gidiyor bu fani yaşamdan bir kere bile seviyorum diyemeden ve mahrum kalıyor bana göre bu hayatta ki en güzel hislerden sevmek ve sevilmek, sevmek veya sevilmek hissinden. Bu konuda cesur olursak elbet karşılığını alırız bana göre yani belki işler istediğimiz gibi gitmez, keşke söylemeseydim diyebiliriz ilk anda ama insan belli bir süre sonra rahatlar bu yükü üzerinden attığı için ve karşısındaki de ona göre davranır sevmese bile. Pişman da olabilirsiniz karşınızdakinin verdiği tepkiden dolayı. Karşınızdaki sizi sevmiyor olabilir ama bu sevemeyeceği anlamına da gelmez herhalde? Kısacası ana soracak olursanız belki çok zor olabilir bunu söylemek ama hayat bu ne zaman ne olacağı belli değil o sebeple sevdiğinize ‘seviyorum’ demekten korkmayın ve vakit kaybetmeden ona bunu söyleyin belki o da sizden bunu bekliyordur. Beklemiyorsa da yani hisleriniz karşılıklı değilse de bu konu üzerinde fazla durmayın. Hatta buna şükredin ki en büyük probleminiz bu olsun. İnanın en büyük probleminin bu olmasını isteyen binlerce belki de milyonlarca insan vardır…

27 Haziran 2015 Cumartesi

ORHAN VELİ GİBİ...

                                                                                                                                     04.05.2015

Mürekkepler boşuna temiz sayfaları kirletiyor. Galiba boşuna atıyor kalbim. Uğruna savaşacak sevdam var ama işe yaramayacağını adım gibi biliyorum. İşte böyle bir durumun ortasında, rüzgârın gölgesinde bir oraya bir buraya sürükleniyorum. Ben ne kadar uğraşırsam uğraşayım, senin o deli gibi çarpan kalbinin sahibi olamayacağım. İşte bunu biliyorum. Beni durduran soğuk duvar bu...
Harcadığım defterler, bitirdiğim mürekkepler vr öldürdüğüm zamanın hiçbir mâna taşımadığını bilmek daha da acı veriyor bana. Yüksek bir uçurumdan sürüklenip duruyorum sürekli.
     Kısacası, israf ediyorum hayatımı...
Senin uğruna adanmış delice bir gönül, cesaretli ve belki de gözü kara... Oysa ki, benim ilerlediğim yok sensin ve yeniden sana varacağım. Sonunda birileri için atan iki kalp ama birbirlerinin değiller. Bu alın yazısı yada kaderin oyunu ama es geçilmeyecek bir husus var ki aklımdan hiç çıkmıyor. Allah gerçekleştiremeyeceğimiz hayaller kurdurmazmış. İşte ben buna inanarak ve güvenerek, sadece seni hayal ediyorum uçsuz bucaksız zihnimde. Terk etme hayallerimi. Çekip gitme dünyamdan. 
Sabrediyorum. Sabır her şeyin anahtarıysa senin gönül kapılarını da açar diye yalnızca sabrediyorum. Gelişini bekliyorum. Adımlarınla gönlümü aydınlatacak  güneşleri ve yıldızları, gelişinle açacak çiçeklerin muazzam kokularını bekliyorum. Bekliyorum kalbimin  cansız bir mumum titrek ışığı olan umudumla...
Öyle anlaşılmaz hale geliyor ki bazen.
       Yetmiyor işte.
Kelimeler telafi edemiyor ayrılığı, üzerini örtemiyor yokluğunun.
Nefesimin kesilmesini dile getiremiyorum.
Orhan Veli gibi tıpkı;
" Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel
Kelimelerin bu kadar kifayetsiz olduğunu
...
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum
Anlatamıyorum...

26 Haziran 2015 Cuma

Gerçek Bir Hikaye

     Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali tarafından yazılmış, okuyan her kişinin hayatında bir parça yer edinen kitaptır. 177 sayfalık bu roman her alanda, her kafa yapısındaki insana ders verecek niteliktedir. İnsanın aklından çıkmayan bu kitabı okuyan okuyucunun kitaptan sonra nasıl etkilendiğini ve neler hissettiğini yazmak istiyorum.

Kitabı ilk defa iki ay önce okudum. Öğle arası kütüphanede dolaşırken bir öğrencinin o kitabı unuttuğunu gördüm. Kitabı elime aldım ve ilk sayfasını açıp okumaya başladım. On beş sayfaya kadar zorlanarak okusam da sonrasını okurken kendimi kaybettim. Bir cümleyi okurken devamında ne olacağını düşünüyordum. Maria ve Raif’in ilk görüşmesinde, yani en sürükleyici kısımlarda, kitabı bırakmak zorunda kaldım ve öğleden sonra aklımda sürekli kitap vardı. Bir şekilde kitabı aldım ve kaldığım yerden okumaya devam ettim, kitabın son sayfasını aynı gece göz yaşlarımla uğurladım.
    Raif ilginç bir adamdı. İnsanlara susmuştu. Zihni romanların içindeki dünyadayken, gerçek dünyaya dönemiyordu. Hep oradaki hayatları ve aşkları hayal etti. Onlarla beraber yaşadı. Ne yazık ki, hayat romanlar gibi değildi. Hayatın kurgusu Raif’de yoktu, onu değiştiremez, işine gelmeyen kısımları kaldıramazdı. Oradaki gibi aşklar yazamazdı dünyaya.  Raif, aslında aşka aşık olmuştu ve o aşk onu asla yalnız bırakmayacaktı.
    Maria Puder. Kitaptan sonra aşkın kadını olarak bilinen kadın. Gençliğini sahnelerdeki yapmacık ilişkilerde harcamış, yaşadığı tecrübelerle kendini aşka kapatmış, aşk kelimesini sevmeyen ama fark edemeden aşkın içinde kaybolan kadındı. Parmaklarında üstün yetenekleri vardı onun, çizdiği bir portre bile kendine aşık edebiliyordu kimseleri.
   Raif öyle sadıkmış ki aşkına, resimden gözlerini alamazken yanına uğrayan kadının yüzüne bile bakmamıştır. Raif çok aşıktır, Maria aşkın ta kendisidir. İmkansız bir ilişkiye sürüklenir aralarındaki, fark edilmeden. İki ülke ve tek aşk. Raif babasının vefatı yüzünden Almanya’yı terk etmek zorunda kalmıştır. Raif ve Maria arasında birbirlerini bağlayan o ince ipte gelecek zamanda buluşma sözüdür. Mektuplaşırlar. Maria gizli şeylerden bahseder, Raif içten içe onu suçlar. Başka bir adamın aradaki ince ipi kestiğini düşünür. Aslında bu aşkı bitiren Raif’in Almanya’dan gidişi değildir, onun içinde kavrulan güvensizliktir. Maria sanki aşığının ondan vazgeçtiğini hissetmiş gibi ölür. Raif mektupların kesildiğini fark edince daha da umutsuzlaşır ve Maria’yı suçlar. Raif onun için çalışır evini güzelleştirir ve para biriktirir ama Puder’den haber alamaz. Yıllar sonra aldığı haber, onu sonsuza kadar suçlu hissettirir. Puder ihanet etmemiş, hediye etmiştir.
   Kitap bitirdiğimde şaşkınlığımı engelleyemedim. Tahmin edemediğim bir sondu.
     Kitaptan sonrası beni daha çok etkiledi. Gelişen bir olayda ilk suçluyu belirtirken aklıma Raif geldi. Ön yargılı olursam pişman olurdum. Maria’nın sadakatini unutmadım. Sadık olmaya çalıştım. Her şeye sadık olmaya çalıştım. Bir iki gün toparlanamasamda sonraki günlerde kitabın sonunu sindirdim.
    Bana bu kitap aşkın çok da iyi bir şey olmadığını öğretti. Aşk yaraladı, aşk suçladı ve suçlandı... Aşk öldü.  İki hayatı yerle bir eden melez bir duyguydu bu. Değiştiler ve eskisi gibi olamadılar, her şeyi silip geri dönemediler. Maria’nın önünde büyük bir mazeret vardı. Geri dönemezdi çünkü hatırlıyordu sürekli. Raif’in ise içinde büyük bir aşk vardı, onu suçlarken bile içinde sönmeyen bir yangın vardı.

    Bu kitap bana gerçeği gösterdi birazda olsa. Gerçek aşkı, gerçek hayatı ve gerçek hisleri. Her şey gerçekti sanki. Kurgu Sabahattin Ali’nin elinde değilmiş gibi, sanki tüm bunları karşıma oturmuş  tek tek anlatıyordu Raif. Geçmiş canını yakıyordu. Geçmiş, evet geçmişti ama acıları geçmeyecekti. Bir kere hissedilen ön yargı kötü sonuçlar doğurdu çünkü. Raif suçlamasaydı aşığı Maria’yı daha çabuk sindirirdi öldüğünü. Çünkü hiçbir duygu hayatında en çok güvendiğin insanı yarı yolda bırakmak kadar acıtmazdı.  Şimdi Raif’in içinde sönmek bilmeyecek bu ateş onu defalarca kavuracaktı ve Maria’nın güzel yüzü aklına her geldiğinde ölüp dirilecekti. Dünya’da nerede olduğunu bilmediği kızını bulmaya bile çalışmayan Raif, kızının ilk adımlarını görmemişti, ilk okuduğu kelimeyi duymayacaktı... En kötüsü de annesine ettiği ihanetin özrünü dileyemeyecekti. Bu kitapta olan küçük sarışın kıza olmuştu. Ölen ölmüş, yanan yanmıştı zaten. Küçük kız kalbine saplanmış hançerle yaşayacaktı. Ölmüş annesi ve kayıp babası rüyalarına girecek, her uyandığında babasının niye onu bulmadığını düşünecek ve Raif’e kızacaktı. 

23 Haziran 2015 Salı

İmkansız mı? Hadi oradan!

Hiçbir şey imkansız değildir. Yapılamaz ya da erişilemez değildir. problem çözmek  için konuyu bilmen gerektiği gibi imkansıza(!) ulaşmanın da bir yolu vardır. Ama elbette insanların imkansız kelimesini kullanmaları yanlış değil. Aksine doğru çünkü onlar imkansıza nasıl yürüneceğini bilmezler. Ama bu insanlar aralarında bazı bireyler bulundurur. Onlar da imkansızın büyüsü altında büyümüşlerdir. Fakat onlar o kelimeden sıyrılırlar. Onlar özel bir yetenek de taşımazlar. Senden benden farkları yoktur. Ne özel bir madde içmişlerdir, ne de özel bir eğitim geçirmişlerdir. Onlar sadece "Bir yolu olmalı." derler. Bir yolu olmalı. Çok zor değil söylemesi ya da düşünmesi. Zor olan uygulamasıdır belki de. Bir yolu olmalı deyip işe koyulmaktır belki de bu işin tılsımı. Belki de inanmasıdır zor olan bu üç kelimeye. Ama bir kere inanınca dünya onlara farklı gözükür. Karşılaşılan her zorluk onlara değişik çözüm yolları ile birlikte gelir. Önlerine çıkan her engelin etrafından dolaşmasını söyler onlara bu inanç. Dünya inanan insanların eseridir bir bakıma. Bugün çığır açan her araç, her kitap, her politika ilk oluşturulmaya başlandığında imkansızdır. Peki buna her inanan başarılı mı olur? Tabii ki hayır. Her mücadelede olduğu gibi onların da aralarında talihsizler ve ciddi hatalara düşenler olmuştur. Ama onlar bu durumun da çaresini de bulurlar. Belki başarılı olmazlar fakat yenik de kalmazlar. En azından istisnalar kaideyi bozmaz. Birçok insan başarısız olmak üzere iken pes eder. Sonra yeniden ayağa kalkar ve son bir hamle daha yapar. Ama imkansız tanımazlar, son hamle bilmezler. Pes etmeyi de. Sadece mücadele ederler. Atın çatlayana kadar koşması gibi. Çünkü bir yolu olmalıdır. Her zaman vardır. Ama onların da bir sınırı bir son noktası vardır. Ama o sınıra henüz ulaşan  olmadı. Olmadı ki kimse bilmiyor. Zaten sınır da onları ilgilendirmiyor. Onlar işlerine bakıyorlar. Onlar kim mi? Sensin. Belki de daha bilmiyorsun. Unutma sadece yolu bilmiyorsun. Sen o imkansız tepesine doğru koş. Taşlar sana yol olur. Sen o imkansız tepesini aş. dağlar sana yok olur.


Not: Bir oturuşta olanca hızım ile yazdım. Sürc-ü lisan ettiysek affola...

5 Haziran 2015 Cuma

SEFA


Şu Kirli Dünyadan Semaya Yüksel Ruhun Şad Olsun
"Huzur" Kelimesinin Manasını Kazandığı Yerde Manevi İşlerini Yap.

Şu Kötülüklerle Dolu Günah Ateşi ile yanıp kavrulan Dünya Şehrinden Çıktın Sıçradın.

Neşe ile Kurtuluş Evini Yurt Edin Orada Yaşamaya Başla.

Ey Ruh Şu Dünyada Yaşadığın Vücut Öldü Toprağa Düştüyse Düşsün Sen Onu Bir Avuç Toprak ve Bir Nefesten Var Eden Efendine Dön.

Vücut yıkıldı toprağa girdiyse girsin sen kendin baştan başa ruh ol can ol umman ol erguvan ol gül ol var ol o cennetin mis kokan  bahçelerinde

Ecel gelip Çattı diye yüzün safran gibi sararısa sararsın sakin tasa etme ötelerde sarı renkli lale bahçelerinde sefa sürer olursun...

2 Haziran 2015 Salı

Marifet Işığı Görebilmekte...

      Karanlık elbet aydınlığa kavuşur. Bunu bekleyebilmek her babayiğidin harcı değil tabii. Bir şeye sahip olmalı insan. Aslında yaşayan her insanda olması gereken bir şey "UMUT." Bir insana verilen addan ibaret değildir umut. bugün nefes alan her canlı için farklı bir anlam taşıma özelliğine sahip olsa da aslında ortak bir kapıya çıkıyor. Bu da birçok olumsuzluğun ve karanlık olayın arasında zerre kadar dahi olsa olumlu bir şey veya ışık görebilmektir. Zaten umudu olmayan insana yaşıyor denemez, çöküntüden ibarettir. Her kötü olayda daha da çöker. Olumsuzluklar içerisinde bir umudu da olmadığı için de yeniden doğrulmak için bir sebep görmez kendinde, yani o çökmesiyle kalır. Her olumsuzlukta daha dibe doğru yol alır en sonunda öyle bir vaziyete girer ki istese de doğrulamaz ve yok olup gider. Bu yok oluş ilk etapta maddi anlamda olmasa da manevi anlamda olacağı kesin sonrasında zaten manen yok olan birinin madden yok olması da pek uzun sürmez. Bitirirken atasözüyle bir tavsiye; çıkmadık candan umut kesilmez. Yani yaşıyorsak bir umut daima vardır bazen uzaklarda, kuytu bir yerde saklansa da hep vardır. marifet onu bulup ortaya çıkarabilmekte.

30 Mayıs 2015 Cumartesi

Nedir İnsanlara Verdiğimiz Bu Şey?

      Değer, aslında bakarsanız pek de uzatılacak bir şey değildir. Bazı insanlara hak ettiğinden fazla verilen sevginin ve saygının bir arada vücut bulduğu insani bir duygudur. Bazen o kadar kör oluruz ki kendimize veya en yakınımıza verdiğimiz değerin daha fazlasını bize yakın gibi görünen ama aslında bize hiç yakın olmamış ve olamayacak şahıslara veririz sonrasında hayat bize bu konuda yaptığımız hataları acı bir şekilde gösterir. Bir bakmışız ki değeri asıl hak edenler, bizim hak etmeyene verdiğimiz değerden daha fazlasını bize verenler de çekip gitmişler. En sonunda da bize kalan koskoca "YALNIZLIK" o zaman yaşadığımız pişmanlık hissi hiçbir şeye fayda getirmez sadece geçmişi hatırlayıp içimizde ki acıyı dinleriz o kadar. En az bu acı kadar kötü bir şey var ki o da bu acıyı dindirecek bir çarenin bulunmamasıdır. Verdiğin değerin karşılığını göremeyince de etrafındakilere ve kendine karşı bir güvensizlik başlar bu da yeniden başlangıç yapmanın hayli zaman alacağının göstergesidir. En ilginç olanı da hayatımızın en önemli parçası olan değeri kimin hak edip kimin hak etmediğini genellikle yaşanmasını en son isteyeceğimiz olaylarla anlıyoruz. Yani yaşanmasını istemeyeceğimiz olaylar belki de gerçeği görmemiz açısından yaşanması gereken mühim olaylardır. Bitirirken şunu da eklemek istiyorum. Bence yaşanan olaylardan sonra "bu olay neden yaşandı?" siteminin yerine bu olayın sonucunda değişenleri ve değişkenlik gösterenler insanlar üzerinde yoğunlaşmalıyız. Olayların sonunda değeri gerçekten hak edenler kendini ister istemez elbet gösterecektir.    

“Kızıl” Tohumlar

Toplumda kiminin “Kızıl Sultan” dediği, kiminin ise “Ulu Hakan” diye hitap ettiği Sultan II. Abdülhamid’in toplumu modernleştirme ve yenileme çabaları…

Dünya devletlerinin “Hasta adam” dediği bir devletin başında olan II. Abdülhamid birçok projeye imza attı. Bunların devleti doğrudan kurtarmak gibi bir amacı yoktu. Bir yenileme ve geleceğe hazırlama çabalarıydı bunlar.
Saat Kuleleri
Sultan, tahta çıkışının 25. Yılında(1901) valilere birer saat kulesi yapmaları için ferman verdi. Bu saat kuleleri ilk bakışta sadece mimari güzellik katıyordu. Ama amaç şehirlere güzellik katmak değildi. Her kesimden çalışanın zamanı dakik kullanmasıydı. Yani yaklaşık saatten endüstriyel saate geçişin ilk adımıydı. Bunu planlı zaman kullanımından kaynaklanan verimlilik değişimi takip edecekti. Kulelerin yan amaçları da vardı. Yangınları önceden haber alma veya şehri izleme gibi…
Eğitim Projeleri

Abdülhamid’den önce eğitim projeleri pek de doğru yolda seyretmiyordu. Yükseköğrenim kurumlarında bir artış gözlenirken ilk ve orta dereceli okul sayısı ise alarm veriyordu. Hatta üniversite açmakta o kadar kararlıydı ki Maarif Vekâleti(bugünkü MEB), aynı üniversiteyi üç kez kapanmasına rağmen yeniden açmıştı. Sonuçta altyapıdan öğrenci gelmese üniversitenin ne işi vardı? Bunun için eğitimin birinci kademesini (ilkokul) zorunlu kılmıştı. Daha sonra Sıbyan mekteplerinin dışında ilkokullar açarak modern eğitimin temellerini atmıştır. 1876 yılında İstanbul’da 6 ilkokul varken, 10 yıl sonra 44 yeni ilkokul kurulmuş. Hatta 1876 yılında 200 geçmeyen okul sayısı, 1892-1983 yıllarında 3.057 yeni usulle kurulmuş okul bulunuyor. 1905-1906 eğitim döneminde ise okul sayısı 9 bini aşıyor. Bu okullarda devlet yok olsa bile yeniden yapılanacak devlet için nitelikli eleman ihtiyacı karşılanmış olacaktı. Ayrıca pek çok ilde kısa süreli kurslar açılmıştı. Buna Halkevlerinin ilk adımı olarak da niteleyebiliriz. Tarihin ilk Kız okullarından birinde –Samsun’da- ki eğitim ise hayli ilgi çekici. Bu okulda Almanca, Fransızca öğretiliyor, piyano dersi veriliyordu.  Bütün bu düzenlemeler aslında büyük bir toplum dizaynı projesiydi. Yeni dünyaya geç de olsa yetişme çabalarıydı. Anlatmakla bitmez ama kısaca kalanlarını da özetleyelim:
-650 rüşdiye        -43 idadi        -Askeri tıp okulu    -Harp okulları       -Deniz Mühendislik okulları
-Askeri Baytar(Veteriner) Okulu        -Mekteb-i Mülkiye (Siyasal bilgiler Fakültesi) –Tıp Fakültesi gibi…
Hatta çobanların eğitimi bile söz konusuydu.

Altyapı Projeleri
Osmanlı devletinin toprakları bir hayli büyüktü. Fakat bu uzak yerleşimlerin gerek payitahtla veya diğer illerle iletişimi zayıftı. Bu zafiyet savunma ve korunma konusunda sıkıntı oluşturmaktaydı. Bunun için Posta ve Telgraf teşkilatını hızla devreye soktu. Bu onu ecnebi tekelinden kurtaracak bir adımdı. Bu telgraf hattının ulaştığı noktalardaki hava durumunun merkeze bildirilmesini istemiş, bu modern hava durumu raporlarının temelini oluşturmuştu. Bu gerçekten ciddi bir adımdı. Çünkü devletin bir ucundan bir ucuna haber akışını sağlamak kolay değildi. Mektupların hızlanması için de demiryolları şirketleri ile anlaşmalar imzalıyordu. Ayrıca karayolları alanında Anadolu’yu baştanbaşa dolaşacak kara yolu ağı(şose şebekesi) projesini planlayıp tatbikata geçirmiştir. 12 bin km’lik Samsun-Bağdat yolu da bu dönemde açılmıştı. Bursa’yı bugünkü gibi önemli bir kavşak haline getiren çalışmalar bu dönemde yapılmıştır. Hatta ülkeye elektrik getirmeye bile çalışmış.

Bu ana başlıkların dışında Abdülhamid, boğaz köprüsü yapmak için projeler oluşturmuş planlar hazırlatmıştı. Ayrıca GATA’nın temellerini de atmıştır. İlk eczane bu dönemde açılmış, ilk otomobil bu dönemde getirilmiştir. Galata limanı yap-işlet-devlet yoluyla ihale edilmişti. İlk Türk denizaltısı bu dönemde sultanın büyük çabaları ile olmuştur. Denizaltılar çok başarılı olmasalar bile varlıkları yetmişti. Sultan II. Abdülhamid sanki ileride olacakları görmüş ve ona göre adımlar atmıştı. Yaptığı şey sadece devletin yıkılışını 30 yıl geciktirmek değil, kurtarılabilirse kurtarmak ya da küllerinden doğmasına yardımcı olmaktı. Bence o kızıl bir sultan olmaktan ziyade ulu bir Hakandı. Tabi bu konuda karar size kalmış.