Kürk
Mantolu Madonna, Sabahattin Ali tarafından yazılmış, okuyan her kişinin
hayatında bir parça yer edinen kitaptır. 177 sayfalık bu roman her alanda, her
kafa yapısındaki insana ders verecek niteliktedir. İnsanın aklından çıkmayan bu
kitabı okuyan okuyucunun kitaptan sonra nasıl etkilendiğini ve neler
hissettiğini yazmak istiyorum.
Kitabı
ilk defa iki ay önce okudum. Öğle arası kütüphanede dolaşırken bir öğrencinin o
kitabı unuttuğunu gördüm. Kitabı elime aldım ve ilk sayfasını açıp okumaya
başladım. On beş sayfaya kadar zorlanarak okusam da sonrasını okurken kendimi
kaybettim. Bir cümleyi okurken devamında ne olacağını düşünüyordum. Maria ve
Raif’in ilk görüşmesinde, yani en sürükleyici kısımlarda, kitabı bırakmak
zorunda kaldım ve öğleden sonra aklımda sürekli kitap vardı. Bir şekilde kitabı
aldım ve kaldığım yerden okumaya devam ettim, kitabın son sayfasını aynı gece
göz yaşlarımla uğurladım.
Raif
ilginç bir adamdı. İnsanlara susmuştu. Zihni romanların içindeki dünyadayken,
gerçek dünyaya dönemiyordu. Hep oradaki hayatları ve aşkları hayal etti.
Onlarla beraber yaşadı. Ne yazık ki, hayat romanlar gibi değildi. Hayatın
kurgusu Raif’de yoktu, onu değiştiremez, işine gelmeyen kısımları kaldıramazdı.
Oradaki gibi aşklar yazamazdı dünyaya.
Raif, aslında aşka aşık olmuştu ve o aşk onu asla yalnız bırakmayacaktı.
Maria
Puder. Kitaptan sonra aşkın kadını olarak bilinen kadın. Gençliğini
sahnelerdeki yapmacık ilişkilerde harcamış, yaşadığı tecrübelerle kendini aşka
kapatmış, aşk kelimesini sevmeyen ama fark edemeden aşkın içinde kaybolan
kadındı. Parmaklarında üstün yetenekleri vardı onun, çizdiği bir portre bile
kendine aşık edebiliyordu kimseleri.
Raif
öyle sadıkmış ki aşkına, resimden gözlerini alamazken yanına uğrayan kadının
yüzüne bile bakmamıştır. Raif çok aşıktır, Maria aşkın ta kendisidir. İmkansız
bir ilişkiye sürüklenir aralarındaki, fark edilmeden. İki ülke ve tek aşk. Raif
babasının vefatı yüzünden Almanya’yı terk etmek zorunda kalmıştır. Raif ve
Maria arasında birbirlerini bağlayan o ince ipte gelecek zamanda buluşma
sözüdür. Mektuplaşırlar. Maria gizli şeylerden bahseder, Raif içten içe onu
suçlar. Başka bir adamın aradaki ince ipi kestiğini düşünür. Aslında bu aşkı
bitiren Raif’in Almanya’dan gidişi değildir, onun içinde kavrulan
güvensizliktir. Maria sanki aşığının ondan vazgeçtiğini hissetmiş gibi ölür.
Raif mektupların kesildiğini fark edince daha da umutsuzlaşır ve Maria’yı
suçlar. Raif onun için çalışır evini güzelleştirir ve para biriktirir ama
Puder’den haber alamaz. Yıllar sonra aldığı haber, onu sonsuza kadar suçlu
hissettirir. Puder ihanet etmemiş, hediye etmiştir.
Kitap
bitirdiğimde şaşkınlığımı engelleyemedim. Tahmin edemediğim bir sondu.
Kitaptan
sonrası beni daha çok etkiledi. Gelişen bir olayda ilk suçluyu belirtirken
aklıma Raif geldi. Ön yargılı olursam pişman olurdum. Maria’nın sadakatini
unutmadım. Sadık olmaya çalıştım. Her şeye sadık olmaya çalıştım. Bir iki gün
toparlanamasamda sonraki günlerde kitabın sonunu sindirdim.
Bana
bu kitap aşkın çok da iyi bir şey olmadığını öğretti. Aşk yaraladı, aşk suçladı
ve suçlandı... Aşk öldü. İki hayatı
yerle bir eden melez bir duyguydu bu. Değiştiler ve eskisi gibi olamadılar, her şeyi silip geri dönemediler. Maria’nın önünde büyük bir mazeret vardı. Geri
dönemezdi çünkü hatırlıyordu sürekli. Raif’in ise içinde büyük bir aşk vardı,
onu suçlarken bile içinde sönmeyen bir yangın vardı.
Bu
kitap bana gerçeği gösterdi birazda olsa. Gerçek aşkı, gerçek hayatı ve gerçek
hisleri. Her şey gerçekti sanki. Kurgu Sabahattin Ali’nin elinde değilmiş gibi,
sanki tüm bunları karşıma oturmuş tek
tek anlatıyordu Raif. Geçmiş canını yakıyordu. Geçmiş, evet geçmişti ama
acıları geçmeyecekti. Bir kere hissedilen ön yargı kötü sonuçlar doğurdu çünkü.
Raif suçlamasaydı aşığı Maria’yı daha çabuk sindirirdi öldüğünü. Çünkü hiçbir
duygu hayatında en çok güvendiğin insanı yarı yolda bırakmak kadar
acıtmazdı. Şimdi Raif’in içinde sönmek
bilmeyecek bu ateş onu defalarca kavuracaktı ve Maria’nın güzel yüzü aklına her
geldiğinde ölüp dirilecekti. Dünya’da nerede olduğunu bilmediği kızını bulmaya
bile çalışmayan Raif, kızının ilk adımlarını görmemişti, ilk okuduğu kelimeyi
duymayacaktı... En kötüsü de annesine ettiği ihanetin özrünü dileyemeyecekti.
Bu kitapta olan küçük sarışın kıza olmuştu. Ölen ölmüş, yanan yanmıştı zaten. Küçük
kız kalbine saplanmış hançerle yaşayacaktı. Ölmüş annesi ve kayıp babası
rüyalarına girecek, her uyandığında babasının niye onu bulmadığını düşünecek ve
Raif’e kızacaktı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder