27 Haziran 2015 Cumartesi

ORHAN VELİ GİBİ...

                                                                                                                                     04.05.2015

Mürekkepler boşuna temiz sayfaları kirletiyor. Galiba boşuna atıyor kalbim. Uğruna savaşacak sevdam var ama işe yaramayacağını adım gibi biliyorum. İşte böyle bir durumun ortasında, rüzgârın gölgesinde bir oraya bir buraya sürükleniyorum. Ben ne kadar uğraşırsam uğraşayım, senin o deli gibi çarpan kalbinin sahibi olamayacağım. İşte bunu biliyorum. Beni durduran soğuk duvar bu...
Harcadığım defterler, bitirdiğim mürekkepler vr öldürdüğüm zamanın hiçbir mâna taşımadığını bilmek daha da acı veriyor bana. Yüksek bir uçurumdan sürüklenip duruyorum sürekli.
     Kısacası, israf ediyorum hayatımı...
Senin uğruna adanmış delice bir gönül, cesaretli ve belki de gözü kara... Oysa ki, benim ilerlediğim yok sensin ve yeniden sana varacağım. Sonunda birileri için atan iki kalp ama birbirlerinin değiller. Bu alın yazısı yada kaderin oyunu ama es geçilmeyecek bir husus var ki aklımdan hiç çıkmıyor. Allah gerçekleştiremeyeceğimiz hayaller kurdurmazmış. İşte ben buna inanarak ve güvenerek, sadece seni hayal ediyorum uçsuz bucaksız zihnimde. Terk etme hayallerimi. Çekip gitme dünyamdan. 
Sabrediyorum. Sabır her şeyin anahtarıysa senin gönül kapılarını da açar diye yalnızca sabrediyorum. Gelişini bekliyorum. Adımlarınla gönlümü aydınlatacak  güneşleri ve yıldızları, gelişinle açacak çiçeklerin muazzam kokularını bekliyorum. Bekliyorum kalbimin  cansız bir mumum titrek ışığı olan umudumla...
Öyle anlaşılmaz hale geliyor ki bazen.
       Yetmiyor işte.
Kelimeler telafi edemiyor ayrılığı, üzerini örtemiyor yokluğunun.
Nefesimin kesilmesini dile getiremiyorum.
Orhan Veli gibi tıpkı;
" Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel
Kelimelerin bu kadar kifayetsiz olduğunu
...
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum
Anlatamıyorum...

26 Haziran 2015 Cuma

Gerçek Bir Hikaye

     Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali tarafından yazılmış, okuyan her kişinin hayatında bir parça yer edinen kitaptır. 177 sayfalık bu roman her alanda, her kafa yapısındaki insana ders verecek niteliktedir. İnsanın aklından çıkmayan bu kitabı okuyan okuyucunun kitaptan sonra nasıl etkilendiğini ve neler hissettiğini yazmak istiyorum.

Kitabı ilk defa iki ay önce okudum. Öğle arası kütüphanede dolaşırken bir öğrencinin o kitabı unuttuğunu gördüm. Kitabı elime aldım ve ilk sayfasını açıp okumaya başladım. On beş sayfaya kadar zorlanarak okusam da sonrasını okurken kendimi kaybettim. Bir cümleyi okurken devamında ne olacağını düşünüyordum. Maria ve Raif’in ilk görüşmesinde, yani en sürükleyici kısımlarda, kitabı bırakmak zorunda kaldım ve öğleden sonra aklımda sürekli kitap vardı. Bir şekilde kitabı aldım ve kaldığım yerden okumaya devam ettim, kitabın son sayfasını aynı gece göz yaşlarımla uğurladım.
    Raif ilginç bir adamdı. İnsanlara susmuştu. Zihni romanların içindeki dünyadayken, gerçek dünyaya dönemiyordu. Hep oradaki hayatları ve aşkları hayal etti. Onlarla beraber yaşadı. Ne yazık ki, hayat romanlar gibi değildi. Hayatın kurgusu Raif’de yoktu, onu değiştiremez, işine gelmeyen kısımları kaldıramazdı. Oradaki gibi aşklar yazamazdı dünyaya.  Raif, aslında aşka aşık olmuştu ve o aşk onu asla yalnız bırakmayacaktı.
    Maria Puder. Kitaptan sonra aşkın kadını olarak bilinen kadın. Gençliğini sahnelerdeki yapmacık ilişkilerde harcamış, yaşadığı tecrübelerle kendini aşka kapatmış, aşk kelimesini sevmeyen ama fark edemeden aşkın içinde kaybolan kadındı. Parmaklarında üstün yetenekleri vardı onun, çizdiği bir portre bile kendine aşık edebiliyordu kimseleri.
   Raif öyle sadıkmış ki aşkına, resimden gözlerini alamazken yanına uğrayan kadının yüzüne bile bakmamıştır. Raif çok aşıktır, Maria aşkın ta kendisidir. İmkansız bir ilişkiye sürüklenir aralarındaki, fark edilmeden. İki ülke ve tek aşk. Raif babasının vefatı yüzünden Almanya’yı terk etmek zorunda kalmıştır. Raif ve Maria arasında birbirlerini bağlayan o ince ipte gelecek zamanda buluşma sözüdür. Mektuplaşırlar. Maria gizli şeylerden bahseder, Raif içten içe onu suçlar. Başka bir adamın aradaki ince ipi kestiğini düşünür. Aslında bu aşkı bitiren Raif’in Almanya’dan gidişi değildir, onun içinde kavrulan güvensizliktir. Maria sanki aşığının ondan vazgeçtiğini hissetmiş gibi ölür. Raif mektupların kesildiğini fark edince daha da umutsuzlaşır ve Maria’yı suçlar. Raif onun için çalışır evini güzelleştirir ve para biriktirir ama Puder’den haber alamaz. Yıllar sonra aldığı haber, onu sonsuza kadar suçlu hissettirir. Puder ihanet etmemiş, hediye etmiştir.
   Kitap bitirdiğimde şaşkınlığımı engelleyemedim. Tahmin edemediğim bir sondu.
     Kitaptan sonrası beni daha çok etkiledi. Gelişen bir olayda ilk suçluyu belirtirken aklıma Raif geldi. Ön yargılı olursam pişman olurdum. Maria’nın sadakatini unutmadım. Sadık olmaya çalıştım. Her şeye sadık olmaya çalıştım. Bir iki gün toparlanamasamda sonraki günlerde kitabın sonunu sindirdim.
    Bana bu kitap aşkın çok da iyi bir şey olmadığını öğretti. Aşk yaraladı, aşk suçladı ve suçlandı... Aşk öldü.  İki hayatı yerle bir eden melez bir duyguydu bu. Değiştiler ve eskisi gibi olamadılar, her şeyi silip geri dönemediler. Maria’nın önünde büyük bir mazeret vardı. Geri dönemezdi çünkü hatırlıyordu sürekli. Raif’in ise içinde büyük bir aşk vardı, onu suçlarken bile içinde sönmeyen bir yangın vardı.

    Bu kitap bana gerçeği gösterdi birazda olsa. Gerçek aşkı, gerçek hayatı ve gerçek hisleri. Her şey gerçekti sanki. Kurgu Sabahattin Ali’nin elinde değilmiş gibi, sanki tüm bunları karşıma oturmuş  tek tek anlatıyordu Raif. Geçmiş canını yakıyordu. Geçmiş, evet geçmişti ama acıları geçmeyecekti. Bir kere hissedilen ön yargı kötü sonuçlar doğurdu çünkü. Raif suçlamasaydı aşığı Maria’yı daha çabuk sindirirdi öldüğünü. Çünkü hiçbir duygu hayatında en çok güvendiğin insanı yarı yolda bırakmak kadar acıtmazdı.  Şimdi Raif’in içinde sönmek bilmeyecek bu ateş onu defalarca kavuracaktı ve Maria’nın güzel yüzü aklına her geldiğinde ölüp dirilecekti. Dünya’da nerede olduğunu bilmediği kızını bulmaya bile çalışmayan Raif, kızının ilk adımlarını görmemişti, ilk okuduğu kelimeyi duymayacaktı... En kötüsü de annesine ettiği ihanetin özrünü dileyemeyecekti. Bu kitapta olan küçük sarışın kıza olmuştu. Ölen ölmüş, yanan yanmıştı zaten. Küçük kız kalbine saplanmış hançerle yaşayacaktı. Ölmüş annesi ve kayıp babası rüyalarına girecek, her uyandığında babasının niye onu bulmadığını düşünecek ve Raif’e kızacaktı. 

23 Haziran 2015 Salı

İmkansız mı? Hadi oradan!

Hiçbir şey imkansız değildir. Yapılamaz ya da erişilemez değildir. problem çözmek  için konuyu bilmen gerektiği gibi imkansıza(!) ulaşmanın da bir yolu vardır. Ama elbette insanların imkansız kelimesini kullanmaları yanlış değil. Aksine doğru çünkü onlar imkansıza nasıl yürüneceğini bilmezler. Ama bu insanlar aralarında bazı bireyler bulundurur. Onlar da imkansızın büyüsü altında büyümüşlerdir. Fakat onlar o kelimeden sıyrılırlar. Onlar özel bir yetenek de taşımazlar. Senden benden farkları yoktur. Ne özel bir madde içmişlerdir, ne de özel bir eğitim geçirmişlerdir. Onlar sadece "Bir yolu olmalı." derler. Bir yolu olmalı. Çok zor değil söylemesi ya da düşünmesi. Zor olan uygulamasıdır belki de. Bir yolu olmalı deyip işe koyulmaktır belki de bu işin tılsımı. Belki de inanmasıdır zor olan bu üç kelimeye. Ama bir kere inanınca dünya onlara farklı gözükür. Karşılaşılan her zorluk onlara değişik çözüm yolları ile birlikte gelir. Önlerine çıkan her engelin etrafından dolaşmasını söyler onlara bu inanç. Dünya inanan insanların eseridir bir bakıma. Bugün çığır açan her araç, her kitap, her politika ilk oluşturulmaya başlandığında imkansızdır. Peki buna her inanan başarılı mı olur? Tabii ki hayır. Her mücadelede olduğu gibi onların da aralarında talihsizler ve ciddi hatalara düşenler olmuştur. Ama onlar bu durumun da çaresini de bulurlar. Belki başarılı olmazlar fakat yenik de kalmazlar. En azından istisnalar kaideyi bozmaz. Birçok insan başarısız olmak üzere iken pes eder. Sonra yeniden ayağa kalkar ve son bir hamle daha yapar. Ama imkansız tanımazlar, son hamle bilmezler. Pes etmeyi de. Sadece mücadele ederler. Atın çatlayana kadar koşması gibi. Çünkü bir yolu olmalıdır. Her zaman vardır. Ama onların da bir sınırı bir son noktası vardır. Ama o sınıra henüz ulaşan  olmadı. Olmadı ki kimse bilmiyor. Zaten sınır da onları ilgilendirmiyor. Onlar işlerine bakıyorlar. Onlar kim mi? Sensin. Belki de daha bilmiyorsun. Unutma sadece yolu bilmiyorsun. Sen o imkansız tepesine doğru koş. Taşlar sana yol olur. Sen o imkansız tepesini aş. dağlar sana yok olur.


Not: Bir oturuşta olanca hızım ile yazdım. Sürc-ü lisan ettiysek affola...

5 Haziran 2015 Cuma

SEFA


Şu Kirli Dünyadan Semaya Yüksel Ruhun Şad Olsun
"Huzur" Kelimesinin Manasını Kazandığı Yerde Manevi İşlerini Yap.

Şu Kötülüklerle Dolu Günah Ateşi ile yanıp kavrulan Dünya Şehrinden Çıktın Sıçradın.

Neşe ile Kurtuluş Evini Yurt Edin Orada Yaşamaya Başla.

Ey Ruh Şu Dünyada Yaşadığın Vücut Öldü Toprağa Düştüyse Düşsün Sen Onu Bir Avuç Toprak ve Bir Nefesten Var Eden Efendine Dön.

Vücut yıkıldı toprağa girdiyse girsin sen kendin baştan başa ruh ol can ol umman ol erguvan ol gül ol var ol o cennetin mis kokan  bahçelerinde

Ecel gelip Çattı diye yüzün safran gibi sararısa sararsın sakin tasa etme ötelerde sarı renkli lale bahçelerinde sefa sürer olursun...

2 Haziran 2015 Salı

Marifet Işığı Görebilmekte...

      Karanlık elbet aydınlığa kavuşur. Bunu bekleyebilmek her babayiğidin harcı değil tabii. Bir şeye sahip olmalı insan. Aslında yaşayan her insanda olması gereken bir şey "UMUT." Bir insana verilen addan ibaret değildir umut. bugün nefes alan her canlı için farklı bir anlam taşıma özelliğine sahip olsa da aslında ortak bir kapıya çıkıyor. Bu da birçok olumsuzluğun ve karanlık olayın arasında zerre kadar dahi olsa olumlu bir şey veya ışık görebilmektir. Zaten umudu olmayan insana yaşıyor denemez, çöküntüden ibarettir. Her kötü olayda daha da çöker. Olumsuzluklar içerisinde bir umudu da olmadığı için de yeniden doğrulmak için bir sebep görmez kendinde, yani o çökmesiyle kalır. Her olumsuzlukta daha dibe doğru yol alır en sonunda öyle bir vaziyete girer ki istese de doğrulamaz ve yok olup gider. Bu yok oluş ilk etapta maddi anlamda olmasa da manevi anlamda olacağı kesin sonrasında zaten manen yok olan birinin madden yok olması da pek uzun sürmez. Bitirirken atasözüyle bir tavsiye; çıkmadık candan umut kesilmez. Yani yaşıyorsak bir umut daima vardır bazen uzaklarda, kuytu bir yerde saklansa da hep vardır. marifet onu bulup ortaya çıkarabilmekte.